Blog Yazıları

Ayn Rand, Lucky ve Su Tereleri

Buenas dias.

Bu tamamen öylesine bir yazı. Yazarı araştırmaya geldiyseniz affedin ama o cinsten bir yazı değil. Öyle bir amaç gütmüyor aşağıdaki yazı, öylesine var, öylesine de yok olacak bir gün.

Günler sonra merhaba.

Mükemmel içerikler ürettiğimizi savunmuyorum. Tamamen rastgele zamanlarda, çoğunlukla söyleyecek ağız dolusu kelamım varken, o an aklıma rastgele gelenleri art arda sıralamakla oluşturuyorum yazımı. Yayınla tuşuna basmadan önce hata var mı diye şöyle bir göz atarsam o günü şanslı sayarım; sonradan hata saptarsam da bir gün düzeltirim der geçerim. Çoğunlukla düzeltmem.

Fatih’in son yazısını görünce yazmak istedim, doğrusu, bu yazıyı. Ölmüyoruz. Bu site de yok olup gitmiyor. Biliyorum, kötülerin arasından en kötü olmayanı seçmek gibi sitemizi okumak ama … bir şekilde varım ve yazıyorum. Evet, tamamen kendi adıma konuşuyorum çünkü kendi adıma yazıyorum; sitedeki diğer iki değerli şahsiyet adına herhangi bir şey söyleyemem, buna hakkım yok, bunu yazmaya bile hakkım yok. Kendileri isterlerse gelip bir şeyler yazarlar, yazıyorlar da.

İşte böyle.

Bugün okumaya başladığım devasa güzel bir kitaptan daha doğrusu o kitabın, henüz araştırdığım kadarıyla bende hayranlık çiçeklerini açtıran yazarından bahsedeceğim: Ayn Rand. Dürüst konuşuyorum, ismi üzerine araştırmaya gidene kadar erkek olduğunu düşünüyordum yazarın. Hatta birçok kere, Halil Cibran ile ortak paydada düşündüm kendisini, onu çok değerli tavsiyelerin üzerine okumak, bugün nasip oldu ve Tanrım, bu kadın dehşet! En az Cibran kadar dehşet.

Hayatın Kaynağı isimli kitabını okuyorum. Güncel baskısı yok, kitap sitelerinde satılmıyor. Fahişe sahaflara fahiş fiyatlar ödeyerek ona sahip olabiliyorsunuz ama daha ucuz bir yol her zaman var: epub. Bu harikulade esere ulaşmak için herhangi bir organınızı feda etmenize ya da çocuklarınızdan birini evlatlık vermeye hiç gerek yok; tamamen illegal yollarla, elimdeki epubu sizlerle paylaşacağım. Lütfen yorum kısmına mail adresinizi bırakın ve şey yazın … ıı …  sizde bana ait olan bir şey var … filan. İstediğinizi yazın işte.

Ama hatırlatayım, bir gün güzelim yayınevlerinden biri kitabı tekrar basar ve fahiş olmayan fiyatlarla piyasaya sürerse, bir üst paragrafı sanki derin bir koma etkisi altındayken yazmışım gibi düşünebilirsiniz. Fahiş fiyat skalasını kim belirliyor derseniz bilmiyorum, sadece bazı sahaflardan nefret ediyorum ve onların değerli kitaplar üzerinden ceplerini doldurup paralarını uyuşturucu tacirleri aracılığıyla terör örgütlerine ulaştırmaları kanıma dokunuyor. Evet birçok sahaf bunu gerçekten yapıyor.

Her neyse.

Kitap hakkında, henüz söyleyebileceğim pek bir şey yok. Galiba 40-50 sayfa kadar ilerlemiş durumdayım. Ama şimdiden, karakterlerin oldukça güçlü temeller üzerinde oturtulmuş olduğunu görebiliyorum. Bu şu demek, karakterler yazar tarafından bizzat çevrenizden seçilmiş gibi ve o an her neredelerse ona uygun davranıyorlar. Zorlama davranışlar, abartıyla anlatılmış kişilikler yok. O, o ve şu, şu. Bitti.

İkinci olarak diyaloglar. Mübarek Allah’ım, bittim. Muhteşemler. Hatta daha önce hemen hiç rastlamadığım bir özellik; Ayn Rand hanım kişisi yalnızca diyaloglarda seçtiği kelimeler üzerinden sohbetteki kişilerin hal ve hareketlerini; duygusal ilerleyişlerini anlatabiliyor. Ve üç nokta, buna tamamen bayıldım:

”Tanrı aşkına,” dedi dekan. ”Otur şuraya … evet, böylesi daha iyi. Şu cetveli de elinden bırakmaya bir itirazın var mı … teşekkür ederim … şimdi beni iyi dinle.” 

Gerçekten muhteşem bence. Ve kesinlikle ilham verici, iç açıcı.

Kitabı olur da bitirmeyi başarırsam, hevesimi kafakola alarak bir yazı hazırlamaya çalışacağım. Onun …  hevesin … pek havasında olacağını sanmıyorum. Ancak kafakolla birçok şeyi çözebiliriz, merak etmeyin.

Ve ‘neydi şimdi bu?’ yazımızın ikinci odak noktası: Lucky filmi.

Öncelikle Harry Dean Stanton. Ohaaa. Oha ne fark ettim gelin bakın hele. Gerçekten bu evren, gerçekten Tanrım! Yuh ama! Bravo, ve yuh!

Ne fark ettim gelin bakın. Ayn Rand’ın kitabında, olaya okuldan atılan 22 yaşındaki olgun portakal kabuğu renkli saçları ile Howard Roark’ın gözlerinden başlıyoruz. Ve bu çocuğumuzun atıldığı okulun ismi de; Stanton! Harry Dean Stanton! Aman Allah’ım!

İşte hayat böyle bir şey. Müthiş, heyecan verici ve kutsal!

Harry Dean Stanton, maalesef eylül 2017’de hayata gözlerini yummuş muhteşem bir adam. Blogda da incelemeye çalıştığım Paris, Texas(üzerine tık) filmi ile tanımış; tamamen vurulmuştum. Ondan sonra birkaç filmini daha izledim ve bugün, Lucky filmini tamamen onun ismini gördükten sonra açıp izlemeye karar verdim. Çünkü harika bir oyuncuydu ve özlemiştim. Filmi izledikten sonra, yeni gelen heyecan dalgasına aikido pozisyonu alabilmek için, nerelerde bu adam, n’apıyor neler işliyor diye bakıyordum ki… Evet.

Yine de birçoklarına nasip olmayacak kadar harika bir yaşlılık geçirdi o. Tamamen sağlıklıydı ve herhangi bir hastalıktan değil; yaşlılıktan öldü. Günde bir paket sigara içmesine rağmen, ciğerleri bir yarış atınınki kadar sağlıklıydı. Ağrısı, sızısı yoktu; beyni bunamamıştı. Belki bunların birçoğunu, her sabah uyguladığı ‘five tibetan rites’ isimli yoga hareketlerine borçluydu, belki sadece şanslıydı, belki de Tanrı onun ne iyi bir adam olduğunu düşünmüş; dünyadan almak için acele etmemişti.

Lucky, Harry Stanton’ın son filmi. Tıpkı David Bowie’nin ölümünden 3 gün önce yayınlanan Lazarus(/tık tık/) klibindeki gibi, hayatının noktasını kendi eliyle koyuyor; pür kendi yeteneğiyle, kendinden parçalarla hayata, hayranlarına ve beslemeye bayıldığı cırcır böceklerine veda ediyor.

Bu kadardı.

Genel olarak gelip geçici bir yazı oldu bu. Ne okumaya henüz başladığım kitaptan bir şeyler aktarabildim; ne de adını andığım filmden. Ancak bazen, yolda karşılaştığınız biriyle uzun uzun konuşmadan da birbirinize birçok şey aktarabilirsiniz ya, işte o türden bir yazı olmuş oldu bana göre bu. En azından ben o yönde hissediyorum, burada olmayı özlemişim ve böylelikle o özlemi bir miktar da olsa giderebiliyorum.

Gelelim bene.

Bu aralar, 2016 senesinde başladığım bir blog hikayesini devam ettiriyorum. Bir doğal afeti konu edinen ve düzensiz günlüklerden oluşan uzun hikayenin kalanını yazmak istiyorum; kendimi tam anlamıyla o işe verebilirsem eğer. Geçmişten kalan birkaç yarım hikaye taslağı daha var elimde, onları tamamlamak ve yayına sunmak da arzularımdan birisi.

Aslına bakarsanız, şu blog hikayesinden biraz daha bahsetmek istiyorum. Bu, İtalya’ya doğru yola koyulmuş yaşlı bir adamın öyküsü. Her bölümü tamamen dağınık kurgulardan, o an akla esen fantastik karakterlerin olaya giriş çıkışlarından ve ilginç ya da dikkat çekici olmayan olaylardan oluşuyor. Okumak isterseniz o blogun ismi İtalya’ya Bir Güz Yolculuğu ve henüz 2 okuyucusu var:

Bitirdikten sonra kontrol ederken ben

ve

birkaç hafta sonra kontrol ederken ben.

Adiós.