Kitap Yorumları

Genç Frankenstein’ın Acıları | Kitap Yorumu

Bilim kurgu edebiyatının ilk örneklerinden biri olan Frankenstein, İngiliz yazar Mary W. Shelley tarafından 19. yüzyılın başlarında kaleme alınmış; korku, gerilim ve intikam gibi en keskin insani duygularla korlanan, son olarak, okuyucuyu ‘Genç Werther’in Acıları’ ve ‘Dorian Gray’in Portresi’ eserlerinin ortak duygularında harmanlayan çağının oldukça ötesinde bir kitap.

Roman, Kuzey Buz Denizinde seyahat eden bir araştırma gemisinin, denizde öylece, bir buzun üstüne pusmuş vaziyette ölümü bekleyen bir adama rastlamasıyla başlıyor. Birkaç aydır süren can sıkıntısını bu zavallı adamın arkadaşlığıyla gideriyor hikayeyi ağzından dinlediğimiz, yolculuğu bir ‘cesaret gösterisi’ olarak başlatan şahıs. Onun İngiltere’ye gönderdiği mektuplar ile anlayabiliyoruz konuğun kişiliğini, neden orada olduğunu ve en sonunda başına neler geldiğini.

Gemi sahibesi ve bir buzun üzerinde rastladıkları Frankenstein arasındaki arkadaşlık ilerliyor. Ve bir gün, Frankenstein, yolunu Grönland’a kadar düşüren intikam öyküsünü anlatmaya başlıyor. Evet, Frankenstein en başta bir intikam öyküsü. Hem de iki kutuplu bir öç öyküsü: Victor Frankenstein’ın, iki sene gece gündüz uğraşarak ‘yarattığı’ canavara karşı beslediği intikam hisleri ve Canavar’ın, kendini yarattığı için Victor’e karşı duyduğu intikam arzusu….

Peki Frankenstein’ı niçin Genç Werther’in Acıları ve Dorian Gray’in Portresi ile bağdaştırdım? Bu üç kitabı da okumuş dinleyiciler, aralarındaki bağıntıyı, bu yazıdan çok önce yahut üç kitabın ismini yan yana görünce hemen anlamışlardır diye umuyorum. Şöyle ki, ‘Genç Werther’in Acılarında’ Werther’in aşık olduğu kadın üzerinden kendini tüketişini gözlüyoruz. Bu, yarattığı Canavar tarafından tüketilen Victor Frankenstein’ın kaderine çok benziyor. Dorian Gray’in Portresinde ise haz ve güzellik bedeliyle şeytanla bir anlaşmaya giden genç bir adamı izliyoruz. Bu noktada, Victor’ün, aldığı tüm eğitimi, ‘yeni bir tür yaratma’ yolunda kullanması, kendince yaratım hazzına erişmesi, onun ömrü boyunca çekeceği acılarla takas ediliyor. Tabii bu noktada yaratılan çirkin ve korkunç şeyin, bir diğer deyişle Canavar’ın çektiği acılardan, tüm bu acıların başından geçen her günün ardından kara bir leke gibi talihinin üzerine yavaş yavaş çökmesinden, insanların dilini öğrenmesi ve böylece tüm çirkinliğine rağmen kendince geliştirdiği ‘iç güzelliği’ ile onlarla dostluk kurma isteğinin nasıl sopalar ve taşlar ile acımasızca derdest edildiğinden ve en sonunda, başından geçen tüm ‘insafsızlıklara’ rağmen, sağduyusunu koruyup usulca Victor’ün yanına gitmesi ve ondan yalnızca kendine yeni bir ‘eş’ yaratması dileğinin nasıl vefasızca, bir benzetme yapacak olursak, tıpkı anne karnında tekmelenerek hayata kavuşması engellenen bir bebek gibi ya da birinin en kutsalı saydığı kitabın, resmin, heykelin yumruklar ile parça pinçik edilmesi gibi ateşe atıldığından, suyun dibinde boğulduğundan, ölüme gönderildiğinden bahsetmemek elde değil.

Bu üç kitap, Frankenstein’ın hemen ilk sayfalarında, gözümde bir küme içerisinde bir araya gelip canlanmıştı. Werther ile Victor, Alp çayırlarına uzanmış dertleşiyorlardı. Dorian Gray ile Victor, Ay ışığının dalgalar üzerinde yansımasını izleyerek, ruhlarının en diplerinde alevlenen ve ebediyete perçinlemek istedikleri sonsuz hırsları üzerinden bir tartışma yürütüyorlardı.